Allah O Deliye Rahmet Eylesin

Hatırladığımda beni hep düşündüren bir fıkra vardır. Adam Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin yanından geçiyormuş. Bahçede kendi halinde dolaşan hastalardan birine yaklaşmış ve demir parmaklıklar ardından sormuş, “İçerde kaç deli var?”

Tedavi görmekte olan içerdeki adam, dışarıdaki meraklının beklediği cevabı vermek yerine, ona bir soru ile karşılık vermiş;” Siz dışarıda kaç kişisiniz?”

Beklemediğimiz bir kişiden ummadığınız bir zamanda şaşırtıcı ve hikmetli bir söz duyduğumuzda, “Deliden akıllı söz” deriz.

Akıllı geçinenlerden duymaya alıştığımız içi boş ve özensiz sözler artık bizi şaşırtmıyor.

Bizi şaşırtan, “deli” bildiklerimizden duyduğumuz düşündürücü ve yol gösterici beyanlar.

Behlül Dana tarih boyunca “normal akıl sahibi” olmadığı halde anekdotlarıyla insanlığa ışık tutmuş bir bilge kişiliktir.

Döneminin idarecileri onun uyarılarından istifade etmiş, “kral çıplak” diyecek cesarette kimsenin ortaya çıkamadığı zamanlarda o bu önemli görevi gözünü kırpmadan yerine getirmiş.

Behlül’ün dünyasından birkaç kesit için “Akıllı Deliler Kitabı”nın sayfaları arasında kısa bir gezintiye çıkalım. (Ukalâu’l-Mecânîn, Ebu’l-Kasım en-Neysabûrî, Şûle Yayınları, 2003)

Reşid; “Bana öğüt ver ya Behlül” dedi. Behlül; “Sana niye öğüt vereyim. Bunlar onların sarayları ve bunlar onların kabirleri!” dedi. Reşid; “Daha istiyorum; güzel konuştun!” dedi. Behlül; “Ey mü’minlerin emîri, Allah kime mal ve güzellik verir de o güzelliğiyle iffetli olursa, malıyla da yoksulların ihtiyaçlarını görürse, iyilerin divanına yazılır,” dedi. Reşid onun bir şey istediğini zannetti ve; “Borcunu ödemen için sana mal verilmesini emrettik,” dedi. Behlül; “Hayır, ya Emîre’l-Mü’minin, borç borçla ödenmez!! Hakkı ehline geri çevir ve nefsinin borcunu nefsinden öde,” dedi. Reşid; “Biz sana maaş bağlanması emrini verdik,” dedi. Behlül; “Ya Emîre’l-Mü’minin, Allah’ın sana verip, beni unutacağını mı sanıyorsun?!” dedi. Sonra koşarak gitti.

Başka bir anlatışa göre Reşid’e şöyle dediği söylenir: “Ey mü’minlerin emîri! Allah seni huzuruna diktiğinde, senden zerrecikler kadar küçük şeylerin hesabını vermeni isterse!” demiş. Reşid gözyaşlarına boğulmuş. Muhafızlardan biri; “Yeter ya Behlül, mü’minlerin emîrinin canını yaktın,” deyince Reşid; “Bırak onu!” demiş. Behlül; “Onu sen ve senin gibiler bozdu” demiş. Reşid; “Sana alakamızı pekiştirecek bir şey vermek istiyorum,” demiş. Behlül; “Kimden aldınsa onu ona ver,” demiş. Reşid; “Bir ihtiyacını karşılayayım,” demiş. Behlül; “Ne sen beni, ne de ben seni göreyim!” demiş.

Sonra Emîru’l-Mü’minin, Kudâme b. Abdullah Kilâbî, rivayet etmiştir: Rasülullah’ı kızıl bir devenin üzerinde şeytan taşlarken gördüm. Ne vurmak, ne kovmak ne de benden uzaklaş gibi merasimleri vardı; sizin merasimlerinizde olduğu gibi, sonra değneğiyle arkasına döndü ve şu beyitleri söyledi:

Yeryüzünün hepsini mal-mülkle doldurduğunu ve bütün insanların sana boyun eğdiğini say; ne olurdu?

Bir kabrin içinde ölü olmayacak mısın? Ve sonra mirasın bunun ve şunun olmayacak mı?

 

Abdurrahman Eslemî rivâyet ediyor: Babam Behlül’e “Senin için en önemli şey nedir?” demiş.

Behlül; “Salih amel”, diye cevap vermiş.

Dünyada mü’minlerin emîrine dirhemlerden daha sevimli bir şey yoktur!

Kûfelilerden biri rivayet ediyor: Harun Reşid haccetti. Kûfe’ye girdiğinde, Behlül’ü hatırlayıp getirilmesini emretti ve; “Ona siyah bir elbise giydirin. Başına uzun bir sarık takın ve falan yerde onu bekletin!” dedi. Reşid’in dediklerini aynen yaptılar ve ona; “Mü’minlerin emîri geldiği zaman onun için dua et!” dediler. Reşid, onun yanında durduğunda, kafasını kaldırdı ve; “Ey mü’minlerin emîri! Allah’tan sana rızık vermesini ve seni zengin etmesini diliyorum!” dedi. Reşid güldü ve “Amin” dedi. Reşid yanından ayrılınca Kûfe’nin güvenlik amiri, ensesinden itti ve ona; “Mü’minlerin emîrine böyle mi dua ediyorsun, ya mecnûn?” dedi. Behlül; “Sus ya mecnûn, dünyada Mü’minlerin emîrine dirhemlerden daha sevimli bir şey yoktur,” dedi. Reşid’e bu haber ulaştığında, güldü ve; “Yalan söylememiş!” dedi.

Haşan b. Sehl, rivâyet ediyor: Çocukların Behlül’ü taşladığını, bir taşın bir yerini kanattığını ve onun şöyle dediğini işittim:

Allah bana yeter, O’na tevekkül ettim. Yarattıklarının hepsinin perçemleri O’nun elindedir.

Kaçanın kaçması; onun için bir kurtuluş değildir; onun kurtuluşu ancak O’na dönmekle olur.

Bana canımı yakacak taşlar atanın nicesine acımaktan başka bir çare bulamıyorum!

Ona, “Seni taşladıkları halde, onlara acıyor musunuz?” dedim.

Behlül, “Sus, belki Allah çektiğim sıkıntıya, acıya ve onların çok sevinmesine muttali olur da, bizi birbirimiz için bağışlar” dedi.

 

Behlül’e ait şiirlerden

Ölecek kişinin mütevazı yaşaması gerekir.

Kişiye dünyasından bir günlük yiyeceği yeter.

Kişi neden vasfedilemiyecek kadar dünyaya önem verip, çalıyor?

Hükümdarlarımızın ihsanı bol, keremi güzeldir,

Rızıklarımız O’nun ilminin dışında kalmaz.

Ey gafil, yakında göçeceksin; konuşmaları sükut olan kavmin yurduna!

 

Tasası âhiret olan

Abdulhâlık rivayet ediyor: Behlül’ü şöyle derken işittim: “Kimin tasası âhiret ise, dünya istemediği halde ona gelir.”

Sonra şu beyitleri söyledi:

Ey dünyayı nefsi için isteyen,

Onu istemekten vazgeç, kurtulursun.

Senin evlenmek istediğin dünya gaddardır.

mateme yakındır onun düğünü.

 

Behlül’ün okuduğu beyitlerden

Küseyyir b. Ruh rivayet ediyor: Bir gün Behlül’ü şu beyitleri okurken gördüm:

Ey her yerde çalışarak rızkını arayan.

Kendini yordun; hatta aramak seni bitkin düşürdü,

Allah’ın sana kefil olduğu rızık için koşturuyorsun.

Otur yerinde, senin rızkını sebep getirebilir.

Nice bildiğin şerefsiz ve aklı zayıf olanın;

Makamı, yiyecekleri ve altını vardır.

Nice soylu akıllı da vardır ki; yoksulluğu halinde bellidir; Sebebi nedir bilinmez.

Allah’ın hazinelerinden rızık iste; Allah rızkını verir; aklın ve itibarın olmasa bile.

 

Ey vâli, nedir bu hüzün?

Küfe halkından biri anlatıyor: Küfe valilerinden birinin kız çocuğu olur; bu, onu çok üzer! Bundan ötürü gizlenir ve yemekten, içmekten kesilir. Behlül valinin muhafızına gelerek; “Valinin yanına girmeme izin ver, bu vakit benim onun yanına girme vaktim,” der. Valinin önünde durduğunda valiye; “Ey vali, nedir bu hüzün? Alemlerin Rabbi’nin pürüzsüz yarattığı bir kız çocuğu mu seni üzen? Onun yerinde benim gibi bir oğlunun olması seni memnun eder mi?” demiş.

Vali, “Allah senden razı olsun! Benim kederimi giderdin” diyerek memnuniyetini bildirmiş ve daha sonra ziyafet vermiş.

 

Allah bana yeter, O’na tevekkül ettim. Yaratıklarının hepsinin perçemleri O’nun elindedir.

Kaçanın kaçması; onun için bir kurtuluş değildir; onun kurtuluşu ancak O’na dönmekle olur.

Bana canımı yakacak taşlar atanın nicesine acımaktan başka bir çare bulamıyorum!

Ona; “Seni taşladıkları halde, onlara acıyor musun?” dedim. Behlül; “Sus, belki Allah çektiğim sıkıntıya, acıya ve onların çok sevinmesine muttali olur da, bizi birbirimiz için bağışlar,” dedi.

Behlül’e âit şiirlerden

Ölecek kişinin mütevazı yaşaması gerekir.

Kişiye dünyasından bir günlük yiyeceği yeter.

Kişi neden vasfedilemiyecek kadar dünyaya önem verip, çalıyor?

Hükümdarımızın ihsanı bol, keremi güzeldir,

Rızıklarımız O’nun ilminin dışında kalmaz.

Ey gafil, yakında göçeceksin; konuşmaları sükût olan kavmin yurduna!

 

Cömertlik hakkında bir soru

Abdurrahman Kûfî anlatıyor: Deli Behlül benimle buluştu, bana; “Sana soru soracağım,” dedi. Ben; “Sor!” dedim. Behlül; “Cömertlik nedir?” dedi. Ben; “Vermek ve bağış yapmaktır,” dedim. Behlül; “Bu cömertlik dünyayla ilgilidir. Dinde cömertlik nedir?” dedi. Ben; “Allah’ın tâatine koşmaktır,” dedim. Behlül; “İnsanlar O’ndan karşılık mı istiyorlar?” dedi. Ben; “Evet, bire on,” dedim.' Behlül; “Bu cömertlik değildir; bu ticaret ve kâr yapmaktır,” dedi. Ben; “Peki sence nedir?” dedim. Behlül; “Allah’ın bir şey karşılığında bir şey istediğini senin kalbinde görmemesidir!” dedi.

 

Allah o deliye merhamet etsin!

Ömer b. Câbir Kûfi anlatıyor: Behlül, büyük çocuklara rastladı. Çocuklar onu dövmeye başladılar. Ona yaklaştım ve; “Bunları babalarına şikayet etmiyor musun?” dedim. Behlül; “Sus. Belki ben öldüğümde bu sevinci hatırlarlar da; ‘Allah o deliye rahmet eylesin!’ derler,” dedi.

 

Behül’ün dünyasına yabancı olmayan kişilerden olan Ebu Dîk’ten bir hikmetli anekdotla satırlarımızı tamamlayalım;

Fakih Abdullah b. Muhammed anlatıyor: İmrân b. İshak beni çağırttı. Yanına geldiğimde, Ebû Dîk’i yanında gördüm. Ebû Dîk, zeki ve hazır cevap birisiydi. Baktım ki, ağzı sulanıyor ve duvarı gösteriyor; sanki bir şey konuşuyor. Bu hal, ona ancak acıktığı zaman gelirdi. İmrân; “Sofrayı getirin,” dedi. Sonra Ebû Dîk’e: “Sofraya gel!” dedi. Ebû Dîk; “Bu durum, Allah’ın kitabında nebisi İsa’dan hikaye ettiği şeye benziyor: “Allahım, gökten bize bir sofra indir.” (Maide, 114) Sonra bana; “Bu akıllıların idrâki ve filozofların zihnidir,” dedi. Sonra İmran’ın yanına yaklaştı ve ona; “Onlar ki, severek yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.” (İnsan, 8) meâlindeki âyeti okudu. Sonra; “Ben yoksulum, yetimim ve şeytanın hapsinde esirim, Allah beni ondan korusun,” dedi. Sonra yemeğe yanaştı. O sırada bir genç şu şiiri okudu:

İyilik, iyilik sayılmaz; hakedene verilmedikçe.

Ebû Dîk; “Şâir yalan söylüyor; iyilik, hakedene ve haketmeyene yapılmadıkça iyilik olmaz. Ben deli olduğum halde, ondan bana iyilik ulaşıyor. Künyem de Ebû Dîk (Horozun babası) olmasına rağmen,” dedi.

 

gumuslale@gmail.com

  

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum