Bir gönüllüden dinlediklerim

O bir iyilik gönüllüsü. Deniz Feneri ile 1999 Düzce depremi sonrasında tanıştı. Derneğin gönüllüsü olarak Türkiye’de ve yurt dışında çok sayıda afet sonrası çalışmaya katıldı.

Orhan Kılıç’tan bahsediyorum. Bir süreden beri o artık Deniz Feneri’nin Düzce Temsilcisi. O bir öğretmen ama öğretmenliği yanında başka hayır kurumlarımızda da önemli sorumluluklar üstleniyor.

Onunla geçtiğimiz aylarda uzun bir söyleşi yaptım. O konuşmanın en çarpıcı bazı bölümlerini dikkatinize sunuyorum. Konuşmanın akıcılığına halel gelmemesi için soruları aradan çıkardım. Onun gördüğü bir rüya var ki, her kula nasip olmaz…

orhan-kilic4.jpg

Tünelde devam ediyoruz

Ben Deniz Feneri’yle 12 Kasım 1999 Düzce depreminde tanıştım. 1999’da Düzce depremi oldu. Ertesi gün durum değerlendirmesi yapıyoruz; neresi yıkılmış, neler yapılması gerekiyor diye. Gece de gezdim ben zaten. Ertesi gün baktım orada bir Deniz Feneri çadırı var. Biz Kanal 7'de izliyoruz Deniz Feneri programını, daha öncesinde de Şehir ve Ramazan'ı. Düzce’den üç ay önce de İzmit’te deprem olmuştu, 17 Ağustos 1999’da. Deniz Feneri orada daha görünürdü. Annemin bir sözü var: “Biz mahallemizdeki fakire yardım etmeyi bile Deniz Feneri’nden öğrendik.” Öncesinde hiç bu konularda organize bir çalışma olmadığı için Deniz Feneri o üç ayda belki otuz yıllık bir kurummuş gibi insanların yüreğine girmişti.

İşte depremin ertesi günü baktım, Deniz Feneri orada, bizimkiler yani. ‘Bizimkiler’ diyorsun Deniz Feneri’ne. Toplumun her kesimi, ister sağcı olsun ister solcu olsun doğru bir iş yapıldığını kabul ediyor. Çünkü Deniz Feneri insanı din, dil ayrımı gözetmeden, keskin siyasi çizgilerin olduğu ortamda hiçbir ayrımı umursamadan bir baba şefkatiyle, ana şefkatiyle herkese ulaşıyor.

O yüzden herkes Deniz Feneri’nden ‘Bizim Deniz Feneri’ diye bahsederdi. Ben de o zaman dedim ki, “A bizim Deniz Feneri de burada.” Gayrı ihtiyari Deniz Feneri çadırına girdim, büyük de bir çadırdı. Ben ona diyordum ki “tünele girdim”, çünkü tünel gibi bir çadırdı. Orada sanırım İbrahim Altan, Hamit Kunt ve bir-iki kişi daha vardı ama onları hatırlamıyorum şimdi, şoförler vardı galiba.

Ben çadıra ilk girdiğimde çay demlemişlerdi, oturduk çay içtik. O sırada herkes kendini 5 dakikada kısaca tanıttı. Ya iyi özetledik de kısa sürede birbirimizi iyi tanıdık ya da gönülden tanışmış olduk. Biz çay içerken depremzedeler çadıra gelip gidiyor, bir şeyler istiyorlar. Ben de Kaynaşlılı olduğum için bölgeyi tanıyorum. Hamit Kunt ile İbrahim Altan da doğal olarak insanlar bir şeyler istedikçe bana bakıyorlar. Ben de adeta insanları gözümle ölçüp “Buna verin, buna az verin, senin istediğin çok fazla” diye müdahale ediyorum. Yani bir anda sanki Deniz Feneri’nin elemanıymışım gibi davranmaya başladım. Aramızda böyle bir iletişim oluşmuş oldu.

Ben o kısacık vakitte dulların listesini çıkarmıştım hemen. Tabi bazı insanlar başarıyı kendilerine mal edip kendilerinden zannederler ama başarı Allah’tandır, ben de bu listeyi gayrı ihtiyari olarak çıkarmıştım işte. Sohbetin ilerleyen kısımlarında dediler ki, “Bize nakit yardımlar geliyor. Dulları, yetimleri falan ne yapacağız?” Kaynaşlı-Düzce bir avuç yerdi o zaman zaten. Dedim ki, “Bende listeleri var”. Buna çok sevindiler hemen telefon numaramı alıp benimle iletişime geçeceklerini söylediler.

O zamanlar zaten Deniz Feneri büyük, bütün yardım Deniz Feneri’ne geliyor. Bizim diğer STK’lar da henüz yok, olanın da hareket kabiliyeti yok. Böylece Deniz Feneri’nin tünel dediğim çadırına girmiş oldum. Ve o tünelde hala devam ediyoruz, o tünelde hayatımız değişti. Çünkü ciddi bir ray değişikliği oldu yaşam tarzımda. Artık vaktimin büyük bir kısmını Deniz Feneri’yle geçirmeye başladım. 2020’de olduğumuza göre bu 20. yıl, son iki yılı saymazsak ben son 20 yılımın her 6 ayını Deniz Feneri’yle geçirdim. Bir yandan öğretmenliğimi yapıp diğer yandan yaz tatilimi, Şubat tatilimi, afet olduğunda izin alıp afet zamanlarını, Cumartesi-Pazarlarımı, bayramlarımı hep Deniz Feneri’nde geçirdim. 20 yıldan beridir galiba yalnızca bir sefer evimde oldum kurbanda. Deniz Feneri’nin yurt dışı organizasyonlarında görev alıyordum. Bu sene izin verirseniz Hacc’a niyetlendim tabi.

orhan-kilic.jpg

Nijerli Fatma Ana

Bir ara saydım Deniz Feneri aracılığıyla 35-40 ülkeye gittiğimi fark etmiştim ama artık saymıyorum. Çok fazla ülke oldu ve hala da gidiyoruz, her yıl birkaç ülke daha ekleniyor. En uzun kaldığım ülkeyse Endonezya. Orası ikinci yurtdışı tecrübemdi, 72 gün kaldım. Sonra 42 gün de Nijer'de kaldım. Fakat Nijer’in 1 günü Endonezya’nın belki bir haftasına bedeldir. Nijer dünyanın en zor ülkesi. Açık hava hapishanesi gibi bir yer: Çöl, kum, güneş, susuzluk… Yiyecek desen; bulursan keçi eti, bulamazsan mil denilen bir darı var, bu bizim kanaryaya verdiğimiz yem. İşte bundan üretilen 5-6 tür yiyecek. Meyve imkânınız yok. Öyle zor bir yer.

Nijer’de 2006-2008 arası çok yoğun açmıştık. En son benden rapor istendiğinde yaklaşık 35-36 kuyu vardı. Bunların 16’sı tarımsal amaçlı kuyulardan oluşuyordu. Bu tarımsal amaçlı kuyular da Deniz Feneri’nin yardıma yeni bir vizyon, yeni bir bakış açısı getirdi dediğimiz işlere bir örnektir aslında. Kuyu açtığımız köylerden birinde benim Fatma Ana dediğim, 75 yaşlarında bir kadın vardı. Biz kuyu açmadan önce kilometrelerce uzaktan ellerinde veya eşeklerle su taşıyorlardı köylüler. Fatma ananın kimsesi yoktu, tüm yakınları ölmüş. Kendisi taşıyamazdı su bidonlarını, köylü eşeğiyle bir bidon da onun için götürüyordu. Fakat Fatma Ana köylüden her gün kendisine su getirmesini isteyemezdi. Çok sıkıntı çekerdi. Bizim açtığımız bir su kuyusu tam onun kulübesinin arkasına denk geldi. Ziyarete gittiğim zaman “Ne hissediyorsun, nasılsın, rahat mısın?” diye sordum. Rahat mısın diyorum ama hayatlarında bizimkine kıyasla yine rahat falan yok. Ama o diyordu ki, “Evimin arkasına çeşme yaptınız, rahat rahat abdest alıyorum. Bundan daha güzel bir şey mi olur?”

Tabi onlar kilometre hesabı bilmiyorlar, eskiden eşekle su almaya gittikleri yer 3,5 km mesafedeydi. Şimdi bizim için 3,5 km pek bir mesafe sayılmaz ama onlar arabayla gitmiyorlar ki. Gittikleri yolu çamur çorağa bata çıka gidiyorlar. Kırk derece güneşin altında toprağın bir yerinden gidip geliyorsunuz. Şimdi bu zorlu şartlarda yaşayan bir kadının evinin arkasına su getirdik. “Abdest alıp size, Türkiye’ye dua ediyorum” derdi. Onlar için Deniz Feneri’ymiş farklı bir kuruluşmuş fark etmez. Sen Türksün, bu çeşmeyi buraya Türkiye yaptı diye biliyorlar.

orhan-kilic2.jpg

Dört yetim ve öksüz kardeş

Düzce’de gönüllümüz Murat Albayrak dört yetim kardeş olduğunu söyledi. Çocukların babası cinnet geçirip önce karısını sonra kendisini vurmuş, ortada iki kız iki erkek çocuk hem yetim hem öksüz kalmış. Erkek çocukların büyük olanı da engelli. Biz bunlara gıda-giyim yardımı yaptık. Aradan üç ay geçtikten sonra kış mevsiminde köyün muhtarı Deniz Feneri’ne demiş ki “Siz bunlara yardım ediyorsunuz güya ama çocuklar açlıktan ölüyor burada bir evin içinde. Bunları alın götürün, şehir içinde bir ev tutun, bunlara kimse bakmıyor.” Ben akrabaları bakmıyor mu diye sordum. Muhtar sinirlenip “Bakmıyor kardeşim bakmıyor, amma uzattınız” dedi. İyi ama Deniz Feneri’nin o zamana kadar böyle bir deneyimi yok, devletin sosyal hizmetleri de o zamanlar yeteri kadar çalışmıyor. Ben derneğin doktorunu alıp gittim o köye. O zamanlar bizim ambulansımız da vardı, tarama yapıyorduk. Doktor kızla konuştu, sonra kendisi durumu değerlendirip bize dedi ki, “Bu kız ya kendini vurur ya birilerini vurur. Bu cinnet geçiriyor, bunu bu ortamdan çıkarmamız lazım.” Ben de, “Tamam çıkaralım o zaman” dedim. Sanırım o zamanlar küçük kızın yaşı 12, büyük kızın yaşı 15, büyük erkek 14, küçük erkek 8 yaşında. Bir arkadaşımızın külüstür bir takası vardı. Enver ismindeki inşaatçı arkadaşımla beraber çocukları o arabayla almaya gittim ama yarım metreden fazla kar var. Onlara kendilerini almaya geleceğime dair bir önceki günden haber yollamıştım zaten. Gidince de, “Hadi gelin bakalım çocuklar” dedim. Tam çocuklar geldiler, arabaya bindiler; halaları çıktı. Sonuçta onun için de zor bir durum. Belki o kadın da bakamadı çocuklara ama mahalle baskısı var. Kadın dedi ki, “Sen bu çocukları götürüyorsun ama bunların ikisi kız, eğer başlarına bir şey gelirse seni de Deniz Feneri’ni de mahkemelerde süründürürüm.” Kadın böyle söyleyince ben düşünmeye başladım. Fakat o zamana kadar hiç bu açıdan düşünmemiştim. Ben böyle düşünürken arabadan o küçük kız indi ve halasına dedi ki, “Bu zamana kadar düşünmüyordun bizi de şimdi mi düşünüyorsun?”  Sonra bana dönüp sarıldı, “Sakın bizi geri verme Orhan amca” dedi. Ben bir düşündüm “Yarabbi!” dedim “Ben vicdani olarak kalbime halk ettiğini, doğruyu yapıyorum ve sana sığınıyorum.” Sonuçta riskli bir iş. Böylece çocukları aldık geldik. Ben bunlara Düzce merkezde Deniz Feneri adına bir ev tuttum, eşyalarını koyduk. Alt tarafta da öğretmen arkadaşım vardı, ondan da çocukları gözetmesini istedim. Tabi çocuklar yemek yapamıyorlar, bir yemek firmasıyla anlaştık. Gündüz okula gidiyorlar, akşam da en azından yemeklerini veriyoruz. Cumartesi Pazar da Deniz Feneri’nde. İmkânın sınırı yok. Biz her şeylerini götürüyoruz, kahvaltılık vs. bol ama sobayla ısınıyorlar. Bir ara sobayı yakamamışlar az kalsın evi yakacaklarmış. Dedik ki, “Bu iş böyle olmaz, başka çözüm bulalım.” Sonra gittik kaloriferli bir ev bulduk, onlara satın aldık. Çocukları şehre yerleştirdik, yemeklerini falan ayarladık. Sonra ben belki de hayatımın en güzel rüyasını gördüm.

orhan-kilic3.jpg

Rüyamda Peygamber Efendimiz s.a.s’i gördüm

Rüyamda Kabe’de, Mescid-i Haram’dayım. Kâbe’nin içinde değil dış tarafındayım. Sonra birden Kâbe’nin kapısı açıldı, Peygamber Efendimiz s.a.s içerden “Gel” geldi. İçeri girdim, içerisi uçsuz bucaksız bir yer. Dışarıdan küp şeklinde ama içerisi sonsuzluğa açılan bir kapı gibi, uzun bir koridora açıldı. Ortada küçük, 40-50 cm çapında köy sofrası, üzerinde dört çeşit yiyecek var, “Bunları yiyelim” dedi. İkisini hatırlıyorum ama ikisini hala hatırlamıyorum, o gün de ertesi gün de çok zorladım kendimi ama hatırlayamadım. İşte Allah’ın dilediğini hatırlıyorsun, dilemediğini hatırlamıyorsun. O hatırladığım iki çeşit bal ve kaymaktı. Sofraya tam oturacağımız sırada uzak bir köşede şeyh kıyafetinde uzun sakallı birini gördüm. O da adeta davet edilmek için bize doğru bakıyordu. “O kalsın, biz yiyeceğiz” dedi. Sonra uyandım rüyayı kimseye anlatmadım. Aradan 3-4 ay geçti, bir hadis-i şerif okudum, hepimizin bildiği bir hadis. O hadis-i şerifi okuyana kadar ben rüyayı bir şeye yormamıştım ama işte Peygamberimiz s.a.s’i gördüm diye sevinmiştim. “Kim ki bir yetimi himaye ederse ben ahirette onunla şu iki parmağım gibi yan yanayım” buyuruyor. Bu hadisi okuyunca kızların stresinden, o çektiğim ızdıraptan kurtuldum ve dedim ki, “Elhamdülillah, ben doğru yoldaymışım demek ki, o gördüğüm rüya buymuş.” Yani ancak birleştirebildim parçaları. Ayrıca dört yetim ile uğraşıyorsunuz, çünkü çok zor kızlar, bana kan kusturdular bir ara. Bir gün bir arkadaşıyla İstanbul'a geldi, kardeşlerinin bankaya yatırdığımız paralarını aldı. Biz müdahale ettik, “Siz ne karışıyorsunuz?” dedi. Tam ergen zamanları tabi, anne yok baba yok, kız normal tepkisini veriyor hâlbuki. Ama şimdi ikisi de evlendiler, çoluk çocuk sahibi oldular. Hala da görüşüyoruz.  Erkek kardeş Davut askerdeydi, ondan sonra görüşmedim. Bu vesileyle dönüşte bakayım ne yapıyorlar.

 

Geri çekilelim dedik büyük imtihan geldi

Deniz Feneri bana yaklaşık olarak haftada üç yüz ailenin incelenmesi için dosya gönderiyordu. Tabi ben onu bir hafta içerisinde inceleyemiyordum, aya yayılıyordu. Gitmediğiniz, ulaşamadığınız zamanda da dramla karşılaşıyorsunuz. Gece üçte bile bazen sıkıntı çıkıyor, telefon geliyordu. Hanım sonunda bana dedi ki, “Yeter artık, kendini de bitirdin, bizi de hırpaladın. Eve geldiğin yok, bir sabah kahvaltısını zor yapıyoruz.” Sanırım 2005-2006 Endonezya’ya gitme evresi. Dedim ki, “Hanım tamam doğru söylüyorsun.” Çünkü 1999’da başladı ama nerede biteceği belli değil. Gecemiz gündüzümüz belli değil, ani işler oluyor. Bir de yardıma el uzatan başka kimse yok, bir Deniz Feneri var o zamanki Türkiye'de.

Deniz Feneri kimsesizlerin kimiydi. Ben Düzce’de bazı köylere on sefer gitmişimdir ve her köye de en az bir kere gitmişimdir. Muhtarlar sizi arıyor, hatta vali yardımcıları sizi arıyor “Şunu nasıl çözeriz” diye. Böyle bir iş işte. Böyle olunca 24 saat çalışıyorsunuz adeta. Hanıma dedim ki, “Tamam, doğru söylüyorsun. Şu dosyaları bitireyim sonra bırakalım. Bugün de bırakma kararı verelim.” Şimdi Deniz Feneri’ne artık yardım etmeyeceksin, hayır işini bırakıyorsun aslında. Bu çok büyük bir tehlike, ne yaptığımızın farkında değiliz. Hayır işi hiç bırakılır mı? Belki az çalışırsınız ama toptan bırakılmaz.

Bolu dağında Mahmut İnce’nin dinlenme tesisi vardı. Ona dedim ki, “Bana güzel bir masa ayır, güzel de bir yemek donat hanımın gönlünü alacağım. Düzce’de işimiz var, alışveriş yapacağız sonra geleceğiz.” Küçük çocuğumuz Yusuf o zaman iki yaşında. Alışverişte yanımızda dolanmasın diye komşuya bırakmıştık. İşimiz bitince geldik Düzce'de alışverişi yaptık. Bolu'ya gideceğiz bizim gidiş yönümüz sağ tarafta, evimiz de sol taraftaydı. E5'ten geçip çocuğu almak gerekiyor. Ben sağ tarafta durdum, komşunun evi oradan üç yüz metre mesafede. Hanıma, “Sen Yusuf’u alıp gel” dedim. Diğer oğlum Ömer Şamil de arabada bizimle beraberdi. Hanım arabadan inince bizim Ömer Şamil de annesinin peşinden koşmuş ama ben fark etmedim. Sonra acı bir fren sesi duyuldu. Ömer Şamil’i havada gördüm. Bir araba Ömer Şamil’e çarpmış, sonra çocuk arabanın kaputuna düştü, oradan da yuvarlanıp arabanın önüne düştü, altına girdi. Bir baba olarak bakıyorsunuz, çocuğunuz önünüzde ölüyor, parçalanıyor. Dedim ki, “Herhalde Allah beni evlat acısıyla sınayacak.” Sonra çocuğu aldılar kan revan içinde bana verdiler. Ben hemen arabaya attım, kaldırımların üzerinden çıkarak tekrar Düzce'ye döndüm. Acilde doktor arkadaşlarım vardı, hemen birisini aradım, “Çocuğa araba çarptı, hemen kapıya gelin” dedim. Üniversitenin aciline koyduk. Anne ağlıyor, biz ağlıyoruz, doktorlar bir şey söylemiyor. İki saat sonra doktor Feyzullah Bey geldi, Allah ondan razı olsun. Dedi ki, “Hocam hiçbir şeyi yok.”

“Nasıl yani?” dedim.

“Bu çocuklar elastik oluyor, o yüzden bükülmüş bükülmüş ama kemikleri kırılmamış, bir şeyi yok işte” dedi.

Döndüm hanıma acilin kapısında “Bundan ne anladın?” dedim. Benim içimdekinin aynısını söyledi. Ben şöyle düşünmüştüm: “Ya insanların derdiyle dertleneceksiniz, ya da kendi iç derdinizle dertleneceksiniz.” Bu çocuk sakat kalsaydı büyük ihtimalle biz hala onun altını temizliyor olacaktık. Ya da 10-15 sene yatakta felçli olarak yaşayıp ölmüş olacaktı. Hanım da aynı şeyi söyledi; “Ya Allah size bir dert verecek de kendi derdinizle dertleneceksiniz, -çünkü imtihansız yaşayamazsınız- ya da imtihandaki diğer insanların imtihanını kolaylaştıracaksınız. Ben bundan sonra ağzımı kapatıyorum, dilediğin kadar git çünkü ben evde dertle uğraşamam. Benim derdim senin eve gelmemen olsun.” Yani bu büyük bir imtihandı çünkü ikimiz aynı anda aynı cümleyi kurduk.

Ondan sonra işte hala gidiyoruz elhamdülillah. Hani Allah diyor ya, “Kim ki bir Müslümanın, bir insanın sıkıntısını giderir, kıyamette de onun sıkıntılarını biz gideririz.” Biz ona talibiz. Onu da geçtik; ümmetin, İslam dünyasının sıkıntılarını gidermek için uğraşıyoruz. Ne kadar başarılı olabiliriz, o bizi ilgilendirmiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum